Çarşamba, Eylül 21, 2005

Mme.Uberfraud'a Mektuplar 02

Sayın Madame,

Aslında Sayın Frau Über,

Monsieur Fraud’la yaptığınız mutsuz evliliğin sonunda bu soyadını aldığınızı bugün keşfetmiş bulunuyorum. Umarım özel hayatınıza burnumu sokmuş olduğumu düşünmezsiniz...Ama Monsieur Fraud sizin çok iyi dostunuz olan Monsieur Nada’yla olan ortaklığınızın ve tabii ki kullandığınız ismin geçmişini belirleyen bir insan olduğu gerçeğinden dolayı bu keşfimi daha az can sıkıcı bulacağınıza eminim. Siz geçmişi ve geleceği ortak payda da tutan “şimdi”siniz. O yüzden kendi geçmişinizin sizi yormadığına eminim. Çünkü sizin elinizde erittiğiniz “şimdi”de zaten o yok... Sadece siz varsınız ve biz...

Konuya dönmem gerekirse; o bir önceki mektubu, Monsieur Nada’yla sabah akşam ucuz şarap içtiğimiz bir haftanın ertesinde sızıpta uyandığım bir sabah; -hatta ağzımdan akan salyamın bir kısmı üstünde sızmış olduğum güzel eski koltuğun kadife döşemesine bulaşmış bir halde, rezilce güne başlama taktikleri geliştirirken kaleme aldım. Bu “içsel” yazı atölyesi fikri sizinle ilk olarak gözgöze geldiğimiz gece tam anlamıyla somutlaşmamıştı ancak Nada’nın -bana göre- uzun süren ziyaretinden sonra size yazmam gerektiğini anlamış bulundum...

Beni aslında çok ama çok iyi tanıdığınızı biliyorum. O yüzden sanırım büyük bir iç çalkantısıyla bulanmış cümlelerimin ardındaki anlamı da pekala anlamışsınızdır...

Bu mektupları birlikte yapacağımız işler için ufak notlar olarak görüyorum Sayın Madame; ve bunlar sadece başlangıç... Kafamda sizi gerçek yerinize oturtamadığım için bunların ikimizin arasında tanışma vesilesi olmasını istiyorum. Genellikle monolog halinde gelişeceğine emin olsam da bu iletişimin; -buna çok öylesine çok ihtiyacım var ki- öyle olması bile önemli değil...

Kafamda sizi gerçek yerinize oturtamadığımı söylediğimde çok güldüğünüzü tahmin edebiliyorum Sevgili Madame... Emin olun ki yazılarım sizin için hep böyle eğlendirici olacak. Beni isterseniz bir aptal olarak görün, ya da bir akıl hastası, ya da kendisini bir şeyleri keşfetmeye adamış hasta ruhlu bir kaşif... Beni istediğiniz olumsuz nitelendirmelerin hepsine sokabilirsiniz. Olumluların da elbette ki... Ama ben kendimi olumlulara pek yakın bulmuyorum. Bana biraz saygınız varsa; beni bir akıl hastası olarak görebilirsiniz ama bir dahi olarak görmeyiniz... Bakınız gene gülüyorsunuz; hemen anladınız çünkü... Bir deha olarak görülmek istediğimi... Ve aslında olamayıp “egzantirik”lik yaptığımı...

Postmodern kuramdan ve diğerlerinden ve de klişelerinden hiç bahsetmeyelim ama Sevgili Madame. Çünkü ben yazıyı özünden uzaklaştırıp, kelimelerden incir çekirdeği dolduran, ya da deliye pösteki saydırma usulsüzlüğünü gösteren bir altyapıdan geliyorum... Ve inanın çok sıkıldım. Ben de pösteki sayan delilerden oldum ve sandım ki incir çekirdeklerini doldurunca çok özel sayılayacağım. Bir deha olamamam bu yüzdendir. Mutsuzluğun ölçüsü kendimi özel sanmamla birebir ivme göstermektedir. Bir önceki mektubumda söylediğim şeyin temelini bu oluşturuyor. “Varoluşuma ait, her daim farkında olduğum ve aslında son derece “normal” olan, aslında adı “mutsuzluk” bile olmayan bir şeyi anlamlandırmaya çalışmak gerçekte büyük bir mutsuzluk ve keyifsizlik yaratan......” demiştim. İşte bakınız pösteki sayma çalışmalarım ve içlerini doldurduğum incir çekirdeklerim. Gene, yeniden, hep...

Umarım bu mektubumda niyetimi biraz anlamışsınızdır. Artık bitirmek zorundayım çünkü yaşadığım yerde sabah oluyor ve bütün gece sizi düşünmekten bir türlü uyuyamadım... Oysa yapmam gereken yığınla iş, tüm huysuzluğu ve de parlaklığıyla yeni bir sevgili gibi ilgi bekleyen bu Haziran günü var daha önümde. Bana kaşlarını çatıp, “Neden benimle ilgilenmiyorsun?” diye azarlaması muhtemel... Güneşinin ışığıyla, uyumaya çalışan zihnimi, gözlerimden sızıp bir başağrısı marifetiyle karıştırması daha da yüksek ihtimaller arasında... O yüzden şimdilik bitiriyorum. Ancak zaten hep beraberiz...

Sevgilerimle...

Mme.Uberfraud'a Mektuplar 01

Sevgili Madame Überfraud,

Bana göre mutsuzluğun bir ölçüsü vardı.

Küçük ve büyük. Bazen dar ve geniş... Şu anda tam hatırlamıyorum çünkü bu da herşey gibi değişiyordu; hem de durmadan...

Ben büyük mutsuzluklara gömüldüğüm zamanlarda küçük kıskançlıklar duyuyordum. Küçük mutsuzlukları olanların hayatlarına duyulan bir kıskançlık... Çünkü bu mutsuzluğun oranı; bana göre insana özgü o aptallığın sınanmasına bağlıydı. Ben aptal olmak istiyorum; küçük mutsuzluklara sahip olanlar benim için aptaldı. Ne kadar zekiysen; o kadar mutsuzdun yani... Böyle bir şey.

Ama ben bazen öyle kederlere gömülüyordum ki; elimde olmadan durmadan sırıtıyordum. Ve en duyarlı ve hatta diyebilirim ki en erojen bölgem de mutsuzluğumdu sanırım ve buna bağlı olarak aşık oluyordum. Mutsuzluğumla oynayan kişi ne kadar işini biliyorsa, o denli sırılsıklam...

Sonra mutsuzluğun seçilmiş insanlara özgü bir yetenek olduğunu keşfettim. Her daim mutsuz kalabilmem olası değildi; bu yüzden de kendimle çatışmaya başladım...

Pasifleşmeyi denedikçe, daha da aktif hale gelmeye başladı mutsuzluk duyargalarım. Pasifleştikçe, daha çok düşünüyordum... Daha çok düşündükçe daha çok sırıtıyor; daha çok sırıttıkça daha da daha da çok mutsuzlaşıyordum. Sonsuz bir buluğ çağını yaşıyor gibiydim. Sadece kaçmak istiyordum...

Şimdiyse; çok kaçtığımdan olsa gerek salt özlüyorum. Ve baktığımda hala daha küçük mutsuzluklara özenen bir kişiyim. Basit ve temiz mutsuzluklar için çok şeyimi verebilirim. Varoluşuma ait, her daim farkında olduğum ve aslında son derece “normal” olan, aslında adı “mutsuzluk” bile olmayan bir şeyi anlamlandırmaya çalışmak gerçekte büyük bir mutsuzluk ve keyifsizlik yaratan...... Sadece bu keyifsizliği ve sıkıntıyı yaratması da başka bir şey yaratacak kadar yetenekli olmamamdan kaynaklı olmalı... O “şey”le oynayan insanlar bunu sorgulamadan tadına varıyorlar sadece.

Ama bu yüzyılda; herşeyin tadına bakıldığı ve de sofrada artık kuş sütü bile bulunduğu için olsa gerek yeni bir şey bulmaya, yaratmaya sanki gerek yok. Nihil nihil rüzgarlar esiyor boşluklarımızda. Kendimi mastürbasyon yapmaya biraz meyilli bulsam da; bunun çok saçma olduğunu da kabul ediyorum; ama... İşte “ama”sı var hep. Ve ben “ama”lardan da nefret ediyorum. Sonuçta, bu yazıyı yazmam da bu bahsettiklerim neticesinde gerçekleşiyor... Bu yazı da bir adet bencil metin... “Kendim için yazdım!” kisvesinde, insanlara sunduğum... Ve canım yazmak istiyor, kahretsin... Ve sadece size yazabilirim aslında Sayın Madame Überfraud... Büyüklüğe ve küçüklüğe doğru... Hayatlarımızın içe ve dışa doğru genişlediğinin tek kanıtı sizsiniz. Bu yüzden de o varoluşun mutsuzluğa dönüşen “şey”ini de hepimizden daha iyi anlayabilirsiniz...

Sizi seviyorum Madame Überfraud; çünkü tüm sahtelikler içindeki en üstün sahte sizsiniz.

Sadık kulunuz;
Ç.