Mme.Uberfraud'a Mektuplar 02
Sayın Madame,
Aslında Sayın Frau Über,
Monsieur Fraud’la yaptığınız mutsuz evliliğin sonunda bu soyadını aldığınızı bugün keşfetmiş bulunuyorum. Umarım özel hayatınıza burnumu sokmuş olduğumu düşünmezsiniz...Ama Monsieur Fraud sizin çok iyi dostunuz olan Monsieur Nada’yla olan ortaklığınızın ve tabii ki kullandığınız ismin geçmişini belirleyen bir insan olduğu gerçeğinden dolayı bu keşfimi daha az can sıkıcı bulacağınıza eminim. Siz geçmişi ve geleceği ortak payda da tutan “şimdi”siniz. O yüzden kendi geçmişinizin sizi yormadığına eminim. Çünkü sizin elinizde erittiğiniz “şimdi”de zaten o yok... Sadece siz varsınız ve biz...
Konuya dönmem gerekirse; o bir önceki mektubu, Monsieur Nada’yla sabah akşam ucuz şarap içtiğimiz bir haftanın ertesinde sızıpta uyandığım bir sabah; -hatta ağzımdan akan salyamın bir kısmı üstünde sızmış olduğum güzel eski koltuğun kadife döşemesine bulaşmış bir halde, rezilce güne başlama taktikleri geliştirirken kaleme aldım. Bu “içsel” yazı atölyesi fikri sizinle ilk olarak gözgöze geldiğimiz gece tam anlamıyla somutlaşmamıştı ancak Nada’nın -bana göre- uzun süren ziyaretinden sonra size yazmam gerektiğini anlamış bulundum...
Beni aslında çok ama çok iyi tanıdığınızı biliyorum. O yüzden sanırım büyük bir iç çalkantısıyla bulanmış cümlelerimin ardındaki anlamı da pekala anlamışsınızdır...
Bu mektupları birlikte yapacağımız işler için ufak notlar olarak görüyorum Sayın Madame; ve bunlar sadece başlangıç... Kafamda sizi gerçek yerinize oturtamadığım için bunların ikimizin arasında tanışma vesilesi olmasını istiyorum. Genellikle monolog halinde gelişeceğine emin olsam da bu iletişimin; -buna çok öylesine çok ihtiyacım var ki- öyle olması bile önemli değil...
Kafamda sizi gerçek yerinize oturtamadığımı söylediğimde çok güldüğünüzü tahmin edebiliyorum Sevgili Madame... Emin olun ki yazılarım sizin için hep böyle eğlendirici olacak. Beni isterseniz bir aptal olarak görün, ya da bir akıl hastası, ya da kendisini bir şeyleri keşfetmeye adamış hasta ruhlu bir kaşif... Beni istediğiniz olumsuz nitelendirmelerin hepsine sokabilirsiniz. Olumluların da elbette ki... Ama ben kendimi olumlulara pek yakın bulmuyorum. Bana biraz saygınız varsa; beni bir akıl hastası olarak görebilirsiniz ama bir dahi olarak görmeyiniz... Bakınız gene gülüyorsunuz; hemen anladınız çünkü... Bir deha olarak görülmek istediğimi... Ve aslında olamayıp “egzantirik”lik yaptığımı...
Postmodern kuramdan ve diğerlerinden ve de klişelerinden hiç bahsetmeyelim ama Sevgili Madame. Çünkü ben yazıyı özünden uzaklaştırıp, kelimelerden incir çekirdeği dolduran, ya da deliye pösteki saydırma usulsüzlüğünü gösteren bir altyapıdan geliyorum... Ve inanın çok sıkıldım. Ben de pösteki sayan delilerden oldum ve sandım ki incir çekirdeklerini doldurunca çok özel sayılayacağım. Bir deha olamamam bu yüzdendir. Mutsuzluğun ölçüsü kendimi özel sanmamla birebir ivme göstermektedir. Bir önceki mektubumda söylediğim şeyin temelini bu oluşturuyor. “Varoluşuma ait, her daim farkında olduğum ve aslında son derece “normal” olan, aslında adı “mutsuzluk” bile olmayan bir şeyi anlamlandırmaya çalışmak gerçekte büyük bir mutsuzluk ve keyifsizlik yaratan......” demiştim. İşte bakınız pösteki sayma çalışmalarım ve içlerini doldurduğum incir çekirdeklerim. Gene, yeniden, hep...
Umarım bu mektubumda niyetimi biraz anlamışsınızdır. Artık bitirmek zorundayım çünkü yaşadığım yerde sabah oluyor ve bütün gece sizi düşünmekten bir türlü uyuyamadım... Oysa yapmam gereken yığınla iş, tüm huysuzluğu ve de parlaklığıyla yeni bir sevgili gibi ilgi bekleyen bu Haziran günü var daha önümde. Bana kaşlarını çatıp, “Neden benimle ilgilenmiyorsun?” diye azarlaması muhtemel... Güneşinin ışığıyla, uyumaya çalışan zihnimi, gözlerimden sızıp bir başağrısı marifetiyle karıştırması daha da yüksek ihtimaller arasında... O yüzden şimdilik bitiriyorum. Ancak zaten hep beraberiz...
Sevgilerimle...